uzay

Kütle, nasıl yamulacağını söyleyerek uzayı kavrar; uzay da nasıl hareket edeceğini söyleyerek kütleyi kavrar.

John Wheeler

(Einstein'in Genel Görelilik teorisinde yaptığı kütleçekim tanımını açıklıyor)

 

 

 

Apollo 15 astronotlarından Dave Scott Ayda hava sürtünmesinin olmadığı bir ortamda kuştüyü ve çekici aynı yükseklikten serbest bırakıyor. Acaba hangisi önce düşecek? Sonuna kadar izleyin sonu çok eğlenceli. Galileo mezarında 180o dönmüş olmalı...

 

 

Quantum teorisinin temellerini atan Alman fizikçi Max Planck'ın (1858 - 1947) adı ile anılan uydu tüm gökyüzünün bir fotoğrafını oluşturdu.

Fotoğraflar ve video için yazının devamını okuyun

 

Asıl adı COBRAS/SAMBA olan uydu Avrupa uzay ajansı (ESA - europan  space agency) tarafından 14 Mayıs 2009 tarihinde fırlatıldı ve 50 gün sonra Dünya ile Güneş arasındaki yörüngesine oturarak göreve başladı.

Ağustos 2009 ve Temmuz 2010 arasında elde edilen görüntülerle tüm gökyüzünün çok yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafı elde edildi. Videoda görüldüğü gibi bu görüntüler gökyüzü uzun çembersel şeritler şeklinde taranarak oluşturuldu.

Sonuç itibariyle büyük patlamadan arta kalan "kozmik fon ışınımı"ndaki sıcaklık farklılıkları gözlenmiş oldu. Videonun sonunda görülen resimdeki kırmızılıklar sıcak, mavilikler ise soğuk bölgeleri işaret etmektedir.

Planck görevine 2012 ye kadar devam edecek ve toplam dört kez  "tam gökyüzü taraması" yapacak.

"Bu Planck'ın tasarlanma sebebinin gerçekleştiği an" diyor ESA bilim ve robotik keşif müdürü David Southwood ve ekliyor "Biz cevabı vermiyoruz, sadece altın şehre bir kapı açıyoruz. Bilim insanları burada ganimetler arayabilir böylece evrenin bu hale nasıl geldiğini ve nasıl çalıştığını daha iyi anlayabilirler. Elde edilen görüntünün kalitesi Planck'ı üreten ve işleten mühendislerimiz için övünç kaynağıdır. Artık bilimsel hasat başlayabilir"

 

Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz.

Planck ana sayfası: www.rssd.esa.int/index.php

Haber sayfası: www.esa.int/esaCP/SEMF2FRZ5BG_index_0.html

videoyu indirmek için: www.esa.int/esaCP/SEMF2FRZ5BG_index_1.html

 

 

 

İnsanoğlunun evren algısının tarihsel gelişimini bir kere de Stephen Hawking'in kaleminden okuyun. Son derece sade bir anlatım, vakit ayırmaya değer bir metin.

 

 

 

 Kristof Kolomb'un yaşadığı dönemde dünyanın düz olduğunu düşünen insanlara sıkça rastlansa da (hatta bugün bile böyle düşünen birkaç insan bulabiliriz), çağdaş astronominin köklerini Eski Yunan'a kadar uzatabiliriz.Yaklaşık MÖ 340'larda Yunanlı filozof Aristoteles Gökyüzü Üzerine adlı bir kitap yazdı.Bu kitabında Aristoteles, Dünya'nın düz değil, yuvarlak olduğuna dair inandırıcı savlar ileri sürdü.

 

Bu savlardan biri Ay tutulmalarıyla ilgilidir.Aristoteles tutulmalara, Güneş ile Ay'ın arasına giren Dünya'nın neden olduğunu anlamıştı.Bu olduğunda Dünya'nın gölgesi Ay'ın üzerine düşüyor ve tutulmaya neden oluyordu.Aristoteles Dünya'nın gölgesinin daima yuvarlak olduğunu fark etmişti.Bu ancak Dünya küre biçimindeyse mümkündü, yassı bir disk biçimindeyse mümkün değildi.Eğer Dünya yassı bir disk olsaydı Dünya'nın gölgesinin yuvarlak olabilmesi için tutulma sırasında Güneş'in bu diskin merkezinin altında olması gerekirdi.Tam altında olmadığında ise gölge, bir elips biçiminde (elips uzatılmış bir dairedir) olabilirdi ancak.

Yunanlıların Dünya'nın yuvarlak olduğuna dair bir savı daha vardı.Dünya düz olsaydı, ufuk çizgisindeki bir gemi önce küçücük, şekilsiz bir nokta olarak görünürdü.Gemi yaklaştıkça yelkenleri ve gövdesi gibi ayrıntıları yavaş yavaş gürülebilirdi.Ancak olan bu değil.Ufukta bir gemi belirdiğinde, ilkin yelkenlerini görürüz.Daha sonra gövdesini.Aslında geminin gövdesinden yukarıya uzanan direklerin, ufukta beliren geminin görünen ilk parçası olması, Dünya'nın top gibi yuvarlak oluşunu kanıtıdır.

 

Eski Yunanlılar gece göğüyle de çok ilgilendiler.Aristoteles dönemine gelindiğinde, insanlar yüzlerce yıldır gece göğünde ışıkların hareketini kaydetmişti.Gözlemlerine göre beşi dışında (Ay'ı saymıyoruz) binlere varan ışık gökyüzünde birlikte hareket ediyordu.Kimi zaman doğu-batı güzergâhında hareket ediyorlar, sonra aynı yoldan dönüyorlardı.Bu ışıklara, ''gezgin''in Yunancası olan Planet adı verildi.Yunanlılar ancak beş gezegeni gözlemleyebildi, çünkü çıplak gözle sadece bu beş gezegen: Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn görülebiliyordu.
 


 

Bugün gezegenlerin gökyüzünde izledikleri farklı güzergahların nedenini biliyoruz; Güneş sistemimize kıyasla yıldızların hareketi güçlükle sezildiğinden Güneş'in yörüngesindeki gezegenlerin gece göğündeki hareketi, uzak yıldızlarınkinden daha karmaşıktır.

Aristoteles Dünya'nın hareketsiz olduğunu, Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin Dünya'nın etrafında, dairesel bir yörüngede döndüklerini düşünüyordu.Mistik nedenlerle Dünya'nın evrenin merkezi olduğuna, dairesel hareketin ise mükemmeliğine inanıyordu.MS 2.yüzyılda bir başka Yunalı, Ptolemaios büyük bir tutkuyla çalışıyordu.''İç içe girmiş yıldız kümelerinin dairesel hareketlerini keyifle izlerken'' diye yazmış, ''ayaklarım yerden kesiliyor.''

 

Ptolemaios'un modeline göre Dünya, dönüp duran sekiz küreyle kuşatılmıştı.Her küre, tıpkı iç içe geçen Rus oyuncak bebekleri gibi, bir öncekinden büyüktü.Dünya kürelerin merkezindeydi.Son kürenin dışında ne olduğunu, net bir biçimde hiç açıklanamadıysa da insanın gözlemleyebildiği evrenden farklı olduğu kesindi.Yani en dıştaki küre evrenin bir tür sınırı ya da taşıyıcısıydı.Bu küredeki yıldızların yeri sabitti; böylece küre döndüğünde, karşılıklı aynı konumda kalan yıldızlar, gökyüzünde hep birlikte, grup olarak dönüyorlardı, aynı gözlemlediğimiz gibi.İç küreler gezegenleri taşıyordu.Bunların, yıldızlar gibi kürelerinde sabit bir yerleri yoktu; kürelerin üzerindeki İlmek denilen daha küçük çemberlerin içinde dönüyorlardı.Gezegenleri taşıyan küreler dönerken, gezegenler de kendi küreleriyle dönüyor ve Dünya'ya göre karmaşık bir yol izliyorlardı.Böylece Ptolemaios, gezegenlerin gözlemlenen yörüngelerinin, gökyüzünü bir baştan bir başa geçen basit dairesel hareketlerden çok daha karmaşık olduğunu açıklayabildi.

 

Ptolemaios'un modeli sayesinde, göksel cisimlerin konumlarını önceden kestirebileceğimiz doğruya yakın bir sistem oluşturabildi.Ancak Ptolemaios, konumlarını doğru hesaplayabilmek için, Ay'ın Dünya'ya iki kat daha yakın bir yörüngeyi zaman zaman izlediğini varsaymak zorunda kalmıştı.Yani bu konumda Ay'ın, diğer dönemlere göre iki kat büyüklükte görünmesi gerekiyordu! Ptolemaios da bu hatayı görmüştü, ama yine de bu model evrensel olmasa bile, genel bir kabul gördü.Bu model evrensel olmasa bile,genel bir kabul gördü.Bu model, sabit yıldızlar küresinin dışında cennet ve cehenneme fazlasıyla yer bıraktığı için kutsal metinlerle uyumlu bie evren görüşü olarak Hristiyan Klisesi tarafından da benimsendi.


 

 

Bir başka model 1514 yılında, Polonyalı bir papaz olan Kopernik tarafından öne sürüldü.(Başlangıçta, belki de Kilise tarafından sapkınlıkla suçlanmaktan korktuğu için Kopernik modelini ismsiz olarak yayımladı.) Kopernik'in devrimci düşüncesine göre göksel cisimlerin tümünün Dünya'nın etrafında dönmesi gerekmiyordu.Aslında o, Güneş'in Güneş sisteminin merkezinde sabit durduğunu, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin dairesel yörüngelerinde Güneş'in etrafında döndüğünü düşünüyordu.Ptolemaios'un modeli gibi, Kopernik'in modeli de başarılıydı; ama gözlemi aynı ölçüde mükemmel değildi.Ptolemaios'un modelinden daha basit oluşu, Kopernik'in modelinin insanlar tarafından kabulünün kolay olacağını düşündürtebilir.Ancak onun modelinin ciddiye alınması için bir yüzyıla yakın bir zamanın geçmesi gerekti.Daha sonra iki astronom, Alman Johannes Kepler ve İtalyan Galileo Galilei, Kopernik'in kuramını açıkca savundular.

 

1609 yılında Galileo, icadı çok yeni olan teleskopla gece gökyüzünü gözlemlemeye başladı.Jüpiter gezegenine baktığında, çevresinde dönen birkaç küçük uyduyu ya da ayları gördü.Bu da, Aristoteles'in ve Ptolemaios'un düşündüğü gibi olmadığını, her şeyin doğrudan Dünya'nın çevresinde dönmediğini gösteriyordu.Bu sırada Kepler, gezegenlerin izlediği yörüngenin daire değil elips biçiminde olduğunu öne sürerek Kopernik'in kuramını geliştiriyordu.Bu değişiklikle birlikte kuramın hesaplamalarını gözlemlerle uyuşmaya başladı.Bütün bunlar Ptolemaios'un modeline ölümcül darbeler indirdi.

 

Elips biçiminde yörünge düşüncesi Kopernik'in modelini geliştirsede, Kepler bu varsayımların kısa ömürlü olduğunu düşünüyordu.Çünkü Kepler, doğa hakkında herhangi bir gözleme dayanmayan önyargılara sahipti; tıpkı Aristoteles gibi, elipsin daire kadar mükemmel olmadığına içtenlikle inanıyordu.Gezegenlerin böylesine mükemmel olmayan bir yörüngeyi izlediği fikri, çok çirkin, nihai bir gerçeklik olarak Kepler'i sarstı.Kepler'i rahatsız eden bir başka şeyde, yine kendi düşüncesi olan, gezegenlerin Güneş'in çevresinde dönmesini manyetik güçlerin oluşturduğu konusunda yanılmış olmasa bile, hareketin gerisindeki gücün varlığını fark etmesi önemlidir.Gezegenlerin niçin Güneş'in etrafında döndüğüyle ilgili doğru açıklama çok daha sonra, 1867'de Sir Isaac Newton tarafından yapıldı; Philosophiae naturalis principia mathematica belki defizik bilimleri alanında yayımlanan en önemli çalışmadır.

 

Principia'da Newton, hareketsiz cisimlerin, bir kuvvet etkilemedikçe hareketsizliğini koruyacağını belirten yasayı açıkladı ve kuvvetin etkisinin cisimleri nasıl harekete geçirdğini ya da cismin hareketini nasıl değiştirdiğini anlattı.Öyleyse gezegenler niçin Güneş'in etrafınfa elips bir yörüngede dönüyordu? Newton bunun nedenini belirli bir kuvvet olduğunu söyledi ve bir cismin bırakıldığında hareketsiz kalmayıp düşmesinin nedeninin de aynı kuvvet olduğunu savundu.Newton bu kuvvete gravity] (kütleçekimi) adını verdi (ondan önce gravity sözcüğü ciddi bir ruhsal durumu ya da bir ağırlığın niteliğini belirtmek için kullanılırdı).Ayrıca kütleçekimi gibi bir kuvvetin etkisinde kalan cisimlerin nasıl tepki verdiklerini sayısal olarak gösteren matematiği de geliştirdi ve ortaya çıkan denklemleri çözdü.Böylece -aynen Kepler'in daha önce söylediği gibi- Dünya'nın ve diğer gezegenlerin Güneş'in kütleçekimi kuvveti yüzünden elips yörüngede hareket etmek zorunda olduğunu gösterdi.Newton bu yasanın yere düşen bir elmadan, yıldızlara ve gezegenlere kadar bütün evrene uygulanabileceğini savundu.Tarih boyuca ilk kez biri gezegenlerin hareketini, yeryüzündeki hareketleri de belirleyen yasalarla açıklıyordu; bu hem çağdaş fiziğin hem de çağdaş astronominin başlangıcı oldu.

Ptolemaios'ın küreler kuramı geçerliliğini yitirince, en dıştaki kürenin evrenin doğal sınırı olduğu varsayımının dayanağı da kalmadı.Bunun dışında, Dünya'nın kendi ekseni etrafına dönüşü yüzünden gökyüzünü boydan boya geçiyormuş gibi görünse de konumları değişmeyen yıldızların, Güneşimize benzeyen, ama çok daha uzaktaki cisimler olduğu varsayımı da doğal olarak kabul edildi.Dünya'nın evrenin merkezi olduğu fikri dışında Güneşimizin, belki de Güneş sistemimizin kozmostaki benzersizliği fikrinden de vazgeçiyorduk.Dünya'ya bakıştaki bu farklılaşma, insan düşüncesinde temel bir değişme neden oldu ve evrene modern bilimin kavrayışıyla bakmaya başladık.

 

En yakın komşumuz olan Andromeda Gökadası, bizim gökadamız olan samanyolundan 2,2 milyon ışıkyılı uzaklıkta. 7 milyar yıl sonra andromeda ve samanyolu gökadalarının çarpışarak birleşeceği tahmin ediliyor.

Üstteki görüntü NASA'nın geniş alan kızıl ötesi gözlem ve keşif teleskobu WISE (Wide-field Infrared Survey Explorer) tarafından çekilmiş. Teleskobun ilk fotoğraflarından biri.

Daha büyük fotoğraf için resmin üzerine tıklayın.

Andromeda hakkında detaylı bilgi :

http://tr.wikipedia.org/wiki/Andromeda_G%C3%B6kadas%C4%B1

Wise Fotoğraf galerisi :

http://www.nasa.gov/mission_pages/WISE/multimedia/images20100216.html

 

CoRoT uydusu tarafından keşfedilen gezegen, kütle ve sıcaklık bakımından Güneş Sistemi’ndeki Jüpiter’i andırıyor.

ntvmsnbc
21 Mart. 2010 Pazar


Gökbilimciler, şimdiye kadar keşfedilen 420’den fazla Güneş-dışı gezegen arasında, Güneş Sistemimizde bulunanlara en çok benzeyenini buldu. Ancak bu da, öncekiler gibi, kütleleri bakımından Jüpiter ve Dünya’yı andırsa da yaşanabilecek koşullara sahip değil.

Fransa’nın Ulusal Uzay Araştırmaları Merkezi (CNES) tarafından yönetilen CoRoT uydusu tarafından keşfedilen gezegen, kütle ve sıcaklık bakımından Güneş Sistemi’ndeki Jüpiter’i andırıyor.

“Transit geçiş” yöntemi ile gezegen aramak ve yıldızlardaki sismolojik verileri saptamak üzerine fırlatılmış olan uydu, CoRoT- 9b adlı gezegeni, çevresinde dolandığı yıldızı 145 gün gözledikten sonra 2008 yazında keşfetmişti. Gezegenin hareketlerinin daha sonra yeryüzünden radyal hız yöntemiyle de gözlenmesi sonucu, yörünge periyodunun ötesinde kütlesi, yoğunluğu, yüzey sıcaklığı gibi önemli bilgiler derlenebilmiş bulunuyor. Transit geçiş yönteminde gezegenler, gözlenen yıldızların önlerinden geçerken ışıklarını kısmen perdeleyip ışık şiddetinde yol açtıkları döngüsel azalmalar sayesinde belirleniyor. Radyal hız yöntemindeyse, gezegen, kütleçekimiyle yıldızının hareketinde yol açtığı düzenli yalpaların duyarlı algılayıcılarla saptanmasıyla keşfediliyor.
Haberin devamı ↓reklam

60 kişilik bir “gezegen avcıları” grubunca Nature dergisinde yeni yayımlanan bulgulara göre, Yılan Takımyıldızı bölgesinde 1500 ışıkyılı uzaklıkta bulunan gezegenin kütlesi, Jüpiter’in %80’i kadar. Güneş’e benzeyen yıldızının çevresindeki yörünge turunu 95 “Dünya gününde” tamamlıyor. Uydunun gözlem araçlarından bakıldığında gezegenin yıldız önünden geçişi 8 saat sürüyor. Gezegenin kütlesi ve çapı, yoğunluğu konsunda da bilgi sağlıyor. Yıldızına olan uzaklığı da yüzey sıcaklığını ortaya koyuyor. CoRoT- 9b’nin yıldızına olan uzaklığı Güneş Sistemimizde Merkür’ün Güneş’e uzaklığı kadar.

Yüzey sıcaklığı 160 santigrat derece (gündüz tarafı) ve -20 derece (gece tarafı) aralığında. Gezegenin, Jüpiter ve Satürn gibi büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşan bir gaz devi olduğu, ancak 20 Dünya kütlesi tutarında daha ağır başka elementler de içeriyor olabileceği düşünülüyor.

ÖNCEKİ ÇOK FARKLI
CoRoT uydusu tarafından daha önce keşfedilmiş bulunan CoRoT-7b ise, çok farklı bir gezegen. Bu gezegen Dünyamızın yoğunluğunda ve 5 Dünya kütlesinde, yani kayaç bir gezegen. Ancak, benzerlik burada bitiyor. Güneş’ten biraz daha hafif (ve daha soğuk) bir turuncu cüce olan yıldızına öylesine yakın bir yörüngede dolanıyor ki, yüzeyinin erimiş lav sıcaklığında olması gerekiyor. Ayrıca, araştırmacılara göre, gezegen, yıldızının ve yakınlarındaki bir eş gezegenin yol açtığı genleşme ve büzüşme (gelgit) etkileriyle kendi içinden de ısındığından şiddetli bir volkanizmaya da sahip olabilir.

Başka bazı gökbilimcilerse, CoRoT-7b’nin yıldızına yakınlığı nedeniyle cehennemi yüzeyinden her 1 milyar yılda bir Dünya kütlesi madde yitirdiğini düşünüyorlar. Bu ekibe göre yaşamına Jüpiter gibi bir gaz devi olarak başlamış olan gezegen, zamanla gazdan oluşan dış katmanlarını tümüyle yitirmiş ve çıplak kayaç merkezi açığa çıkmış.

SICAK BUZDAN BİR DÜNYA
Gökbilimciler arasında kütlesi Dünya’nınkinden daha büyük ama yakın olan gezegenlere “süperDünya” deniyor. GJ1214b adlı gezegen de Dünya ile benzer kütlede, ancak çapı daha geniş. Nedeni, yoğunluğunun yalnızca santimetreküpte 1,9 gram olması. Bundan yola çıkan gökbilimciler, gezegenin ağır bir atmosferle çevrili, yalnızca sudan oluşmuş bir dünya olabileceği düşüncesindeler. Gezegenin derinliklerinde suyun çok sıcak olmasına karşın, muazzam basıncın bu suyu katı bir hale dönüştürmüş olması gerekiyor. Yani gezegenin içi, sıcak ve yoğun bir “buz” kütlesi olabilir.

 

 

 Amerikan uzay kurumu NASA, Güneş'in faaliyetlerini ve Dünya ile iklim üzerindeki etkilerini daha iyi anlamaya yarayacak "Solar Dynamics Observatory-SDO" gözlem aracını bugün uzaya fırlatacak.

SDO gözlem aracı, bugün TSİ 17.26'da Florida'daki Cape Canaveral uzay üssünden, iki havacılık devi Boeing ve Lockheed Martin'in oluşturduğu United Launch Alliance tarafından bir Atlas V füzesiyle uzaya gönderilecek.

Gözlem aracının 5 yıl sürecek ve 850 milyon dolara mal olacak görevi sırasında elde edilecek benzersiz veri ve görüntülerin, Güneş'in özellikle karmaşık iç çalışma sistemi ile manyetik alanı üzerindeki sır perdesini kaldırması bekleniyor.

NASA'nın helyofizik bölümü direktörü Richard Fisher, Dünya'dan 35 bin km ötede jeosenkronize bir yörüngeye oturtulacak 3,2 ton ağırlığındaki SDO'nun gelecek on yılın güneş araştırmalarına temel oluşturacağını belirterek, özellikle ortalama 11 yıl süren güneş döngüsünün bir sonrakinin süresini belirleme, böylece yüksek enerjili parçacıklarla yüklü şiddetli güneş patlama ve rüzgarlarının Dünya'yı ne zaman vuracağını önceden tahmin etme imkanı doğacağını kaydetti.

  

 

 

 Uyduların çalışmasını ve elektrik dağıtım sistemlerini olumsuz etkileyen, uzaydaki astronotlar için tehlike yaratan güneş patlamalarının, yüksek frekanslı radyo dalgaları iletim sistemleri ile yön bulmada kullanılan GPS cihazları gibi birçok teknolojinin bağlı olduğu günlük yaşama etkileri bulunuyor.

Bu etkilerin büyük bölümü sürekli değişkenlik gösteren Güneş'in manyetik alanından kaynaklanıyor. Gözlem aracının üç önemli unsuru, Atmospheric Imaging Assembly (AIA) teleskobu Güneş ve atmosferinin yüksek çözünürlüklü görüntülerini çekerken, Helioseismic and Magnetic Imager (HMI), manyetik alanları doğuran plazma hareketlerini ölçmek için güneşin iç bölümünü gözlemleyecek, Extreme Ultraviolet Variability Experiment (EVE) da, Dünya atmosferinin soğurduğu ve Dünya'dan ölçülmesi mümkün olmayan, Güneş'in aşırı ultraviyole ışımasındaki enerji miktarını ölçecek.

1645'ten 1715'e dek Kuzey Amerika ve Avrupa çok soğuk kışlar geçirmişti. Bu dönemde Güneş üzerinde pek az leke gözlenmiş ve bilim adamları, bu "küçük buz çağının", Güneş'in uzun bir faaliyetsizlik dönemi ile Dünya'nın iklim değişiklikleri arasındaki ilişkinin bir işareti olup olmadığını sorgulamıştı.

http://sdo.gsfc.nasa.gov/

 

CNNTürk

 

 

Uzay için küçük Türkiye için büyük adım!

PazarVatan - 04.10.2009
İTÜ Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan ile konuştuk

 

İTÜ Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan’ın başkanlığındaki Türk bilimadamları, 3 senelik bir çalışmayla Türkiye’de yapılan ilk Türk uydusu “İTUPSAT-1”i uzaya yolladı. Uydunun Hindistan’daki fırlatılışında hazır bulunan Aslan, uydularına “oyuncak” muamelesi yapanlara kulaklarını tıkamış: “Bunlar işin farkına varamamış. Küçük boyutta uzayda çalışan bir sistemi gerçekleştirmek daha zor. Küp uydumuz sayesinde Türkiye uzaya uydu göndermiş ülkeler arasına girdi. Gelecekteki uydular 100 kilonun altına düşecek. 1 kiloluk uydumuzun işlevi, Rusların 1957’de uzaya yolladığı 100 kiloluk Sputnik’in işlevinden büyük.”

Uzay mühendisi olmak sizin için bilinçli bir tercih miydi?

Ben uçak mühendisiyim. İTÜ’de uçak mühendisliğini bitirdiğim günlerde, uzay mühendisliği bölümü açıldı. Ben de bir şekilde bu bölümün ilk araştırma görevlilerinden biri oldum. O zamanlar Uzay Mühendisliği bölümünün açıkçası pek de bir faaliyeti yoktu. Bölümün adı uzay mühendisliğiydi ama öğrenci almıyordu. 1985 yılında doktora için yurt dışına gittim. 1991’de döndüğümde baktım ki, bölüm öğrenci almaya başlamıştı...

Peki öğrenciler de iş bulabiliyor muydu?

Öğrencilerimiz çok hevesliydi; bir şeyler yapmak istiyorlardı. Uzay mühendisliği okuyor ama ülkede uzaylı muamelesi görüyorlardı. Kimse onlara iş vermek istemiyordu. Hatta, “Bizim işimiz sizi tatmin etmez” diyor, bir de üstüne “Biz size ne iş verelim, siz uzay mühendisisiniz” diye dalga geçiyorlardı. Halbuki, adamlar bir anlamda gelişmiş makine mühendisleri. Eğitimleri gereği birçok şeyi yapabiliyorlardı. 1997’de yerli uydu üretimine yönelik bir proje hazırladık. Ama devlet bunu desteklemedi. Fakat 2005 yılında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, Başbakanlığın himayesinde “uzay alanına öncelik verilecektir” kararını aldı.

Ne değişti bu kararla?

Bir uzay yol haritası yayınlandı, TÜBİTAK destekleri çıktı. Biz de 2005 yılında dekanımıza “İTUPSAT” projesinden bahsettik. 2005 sonunda projeye başladık. Projeyi oluşturduğumuzda, küp uydunun nasıl yapılacağına yönelik bilinen her şeyi toplamış ve yapımı konusunda bir ön fikir sahibi olmuştuk.

Ne kadar bütçe gerekti?

Altyapı maliyeti 1.5 milyon dolardı. Uydunun kendisi de içindekilerle birlikte, 250 bin TL’ye bitti. Bütün laboratuvar masrafını üniversite karşıladı. Sonra sıra laboratuvardaki simülasyon odasına geldi. Eğer yaptığınız uyduyu test edemiyorsanız, bu işi bitirip uzaya bir şey göndermeniz mümkün değil. Bu oda Türkiye’de kurulan ilk uzay simülasyon odasıydı. Uzay şartlarının yaratıldığı bu odada, uydunun uzay ortamında işlevini görüp göremeyeceğini denetledik. Sıcaklığı -60 ile +120 derece arasında istediğimiz şekilde değiştirip vakum ortamı sağladık.

Karaköy’den de malzeme aldık

Uydunun içindeki cihazlar yurt içinde mi geliştirildi?

Uydu bilgisayarı tamamen bizim geliştirdiğimiz bir bilgisayar. Üzerinde mıknatısla bir pasif yönelim kontrolü gerçekleştiriyoruz. Bunun dışında, hızlanma ölçen sıcaklık sensörleri, bunları kontrol eden devreler de bizim laboratuvarımızda ekibimiz tarafından geliştirildi. Bir de Çin yapımı hazır bir VGA kamera aldık. Bu VGA kameranın uzay ortamına dayanıp dayanmayacağını bilmiyorduk. Testlerini yapınca, dayandığını gördük...

Bu kamerayı neden siz imal etmediniz?

İmal etmedik, buna gerek de yoktu. Neticede 5-10 dolara aldığımız bir kamera. Uzaya dayanıp dayanmayacağını test ettik; dayandı. Projenin amaçlarından bir tanesi de bu. Uydu yaklaşık 250 bin TL donanıma sahip. Bir takım malzemeler internetten sipariş edildi, birtakım malzemeler Karaköy’den alındı. Devreler ve bazı mikroçip ailesi elektronik aksamları Karaköy’den aldık. Ama birçok elektrik kartını da kendimiz ürettik. Fırlatılışta bir kiloyu geçmeme sınırımız olduğu için, basit çözünürlüklü bir kamera koyduk. Dolayısıyla, bu boyuttaki uydunun önemli görevlerinden biri de daha pahalı ve hataya izin vermeyecek uyduların ön çalışmasını yaparak teknolojiyi denemekti.

TÜRKSAT boyutunda bir uyduyu imal etmenin maliyetleri ne kadar?

TÜRKSAT’ın maliyeti fırlatma dahil 300-400 milyon dolar. Ağırlığı da 4.5 ton. Bizimkisi ise sadece 1 kilo. Boyutu da 10X10X10 cm. Amacınız uydu yapmak değil de, uydu işletmekse, koyacağınız yörüngede 15-20 yıl hizmet verebileceğinden emin olmanız lazım. Ama amacınız uydu yapmayı öğrenmekse, o zaman bizimkisi gibi küçük maliyetli uydulara ihtiyacınız var. TÜRKSAT benzeri haberleşme uydularının yapılmasına yönelik niyet de Türkiye’de var. Yaklaşık 3-5 yıl içerisinde de böyle bir uydu yapımına başlanması düşünülüyor. Bunun için en iyi başlangıç, bizim yaptığımız gibi küçük uydularla korkusuzca denemeler gerçekleştirip deneyim kazanmak...

Uyduyu fırlatmak için niçin Hindistan’ı seçtiniz?

ABD’nin bizim uydumuzu fırlatması gerekiyordu; vazgeçti. Ruslar ve Avrupalılar zaten bizi almıyor. Dolayısıyla, Hindistan’dan fırlatmak durumunda kaldık. Bizim uyduyu fırlatmak için özel bir koruma kutusu gerekiyor. Çünkü Hindistan da roketine senin uydunu koymak için güvenli bir ortam istiyor. Kendi 960 kiloluk uydusuna, bizim uydu zarar verebilir. Bizde bir şey ters giderse, Hindistan’ın uydusu zarar görebilir. Biz de bunun için Almanlar’ın yaptığı fiyatı 20 bin Euro olan bir kutu kullandık. Rokette bizle birlikte ağırlığı 1 kilo olan 3 uydu daha vardı. İkisi Alman, birisi de İsviçreli’ydi.

Antalya’ya roket rampası yapsak turist gelir

Roket fırlatma rampamız nerede olmalı?

Ne kadar güneye inerseniz, o kadar iyi. Ekvatora ne kadar yaklaşırsanız, fırlatma o kadar az etki ile gerçekleşiyor. Yer çekimini daha kolay yenebiliyorsunuz. Antalya-Mersin arası sakin bir yer. Orası çok iyi olur. Hem turistik de olur, onlar da roket fırlatılışını izlemeye gelirler. Karadeniz kıyısı bile olabilir. Düşünün Ruslar Kazakistan’dan gönderiyor. Bizden daha kötü enlemdeler.

10 cm’lik bir uydu için 1.5 milyon TL masrafa değer mi?

1.5 milyon TL masrafı bu uydu için yapmadık. O masraf altyapıya harcandı. Şimdi onunla büyük uyduların testlerini de yapabileceğiz. 250 bin TL’ye aynı uyduyu yapabiliyorlarsa, diyeceğim bir şey yok. Türkiye, uzay teknolojisine yönelmekte geri kaldı. Ama küp uydu yeni bir teknoloji. Şu an dünyada küp uyduya “destructive technology” deniyor. 1957’de uzaya ilk yollanan uydu Sputnik, 50-100 kilo arası bir uyduydu. Tek yaptığı şey, şu an bizim uydunun görevlerinden bir tanesi olan sinyal göndermekti. Ama ebat olarak büyüktü. Bizimkisi bir kilo ağırlığında ama ilk giden uydudan çok daha yetenekli. Küçük boyutta uzayda çalışan bir sistemi gerçekleştirmek daha zor. Büyük boyutta bir uyduyu yapmak daha kolay ama çok pahalı. Herkes küçüğe doğru gidiyor. Gelecekte 1 ile 10 kilo arası uydularla her şeyin gerçekleştirilmesi amaçlanıyor. 3- 4 tonluk uydular artık demode oluyor.

Bizim uydu için de “boyu küçük, işlevi büyük” diyebilir miyiz?

Doğru, böyle diyebiliriz. Sonuçta Türkiye’de yapılmış ve dışarıya fırlatılmak için gitmiş ilk uydudur. Şu an bizim bu küp uydu nedeniyle Türkiye uzaya uydu göndermiş ülkeler arasında gösteriliyor. Hindistan’da bu konuları takip eden web sayfaları ve yayın yapan kuruluşların hepsinde de “Türkiye” adı, bilimsel olarak uydu yapmış ve uzaya gönderen ülke olarak geçti.

Oyuncak diyenler işin farkında değil

Bu uydunun “oyuncak” olduğunu da iddia etmişler...

Bunlar işin farkına varmamışlar. Bu uydunun üzerinde kamerası var ama çözünürlüğü düşük. Büyük gözlem uydusunun üzerinde de kamerası var ama çözünürlüğü yüksek. Problemleri farklı ama onda da kamera var, bunda da... Eleman olarak aynı. Zaten bu uydunun amacı öbür uydu ile yarışmak değil.

Nedir bu uydunun amacı?

Birincisi, insan yetiştirmek, ikincisi de birtakım teknolojik donanımı ucuza denemek. Bu uyduyu kaybetsek ne olur ki? 250 bin lira maliyeti, bir tane daha yaparsınız. 100 bin lira da göndermeye verirsiniz, 350 bin liraya gönderirsiniz. Bugün bir haberleşme uydusu projesi 100 milyon liranın altında değil. Bu parayla 300 tane küçük uydu yaparsınız.

Uydu günde kaç sinyal yolluyor?

Biz uydudan günde yaklaşık 5-6 kere, 10-12 sinyal alabiliyoruz. Bunun dışında, sürekli dünyanın değişik yerlerdeki yer istasyonları bu sinyalleri alıyor. Beni çok sevindiren bizim 10 bin amatör astranomumuzdan gelen e-postalar. Diyorlar ki, “Biz hep NASA’yı ve uzay istasyonunu dinliyorduk, şimdi bir Türk uydusu oldu, artık işi gücü bıraktık, nasıl bir anten yapalım da kendi uydumuzu dinleyelim diye düşünüyoruz.”

Kayseri’de istasyon olsa oradan atardık

İTUPSAT-1’i yaratan ekip, uzaya uydularını yollamaya başardıktan sonra ilginç maillerle de karşılaşmış: “Bizim uydumuza ’UYDUruk’, dediler. ’Babam da yapar’ dediler. Bu insanların bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. ’Neden VGA kamera koydunuz da, cep telefonu kamerası koymadınız’ dediler. ’Cep telefonu da göndersem, o da yörüngede döner’ diye küçümsediler. Bizi güldüren bir yorum da, ’Neden Hindistan’dan attınız, Kayseri’den de atsanız da olurdu’ oldu. Kayseri’de fırlatma istasyonu olsa, memnuniyetle oradan atmak isterdik, 64 bin Euromuz da cepte kalırdı.

Fırlatmada aksilik olur diye korktum

Hindistan’da uydu fırlatılırken geri sayımda neler hissettiniz?

23 Eylül’de Hindistan’ın Sriharikota şehrindeki Mission Control Center’a girdik. Gittiğimde kalkışa 3 saat vardı ama zaman su gibi aktı. Bir de baktık geri sayım başlamış. Son bir dakikaya girildiğinde, monitörde yaklaşık 60 kırmızı ışık vardı. Kalkışta hepsinin sönmesi gerekiyordu. Son 10 saniye kala hâlâ 15 kırmızı ışık duruyordu. ”Ne olacak“ diye korktum, bir anda hepsi jet hızıyla kapandı, füze iki kırmızı varken uçtu. Bizim uydu roket atıldıktan 1141 saniye sonra uzaya bırakıldı. O an her şey olabilir, roket düşebilirdi. Roket ateşlendikten bir süre sonra ilk kademe ayrıldı. Sonra ısı kalkanı ve ikinci, üçüncü, dördüncü kademeler gitti. 720 km’ye gelince roket hız kesti. Önce Hint uydusunu bıraktı. Ve sıra bizim uyduya geldi. Bizimkisini bırakınca sevinçten birbirimize sarıldık. 3 senelik çalışmanın meyvesini almıştık.

Hindistan’ın 1962’de fırlattığı roketi şimdi atacağız

İran, Hindistan ve Pakistan uzaya kendi yapımı uydularını atıyor. Biz neden yerimizde saydık?

Uzay teknolojisi en yüksek teknoloji. Siz en yüksek teknoloji ile ilgili değilseniz, onu üretmeyip sürekli satın alıyorsanız, bunun katma değeri de çok yüksek oluyor. Biz bu işler için inanılmaz paralar ödemişiz, halen de ödüyoruz. Dolayısıyla, kaybımız çok büyük. Hindistan 1962 yılında ilk roketini fırlatmış. Biz Hindistan’ın 1962’de fırlattığı roketin benzerini 2009 yılında fırlatmaya çalışıyoruz. Ancak eğer doğru yönlendirilirsek aradaki açığı çok hızlı kapatabiliriz.

Peki yetişmiş adam var mı bu açığı kapayacak?

Artık uzay mühendislerimize yapılan “uzaylı” muamelesi bitti. Şu an kendi uydumuzu fırlatmak istersek, rahatlıkla yapabiliriz. Birkaç üniversite bir araya gelerek bu tür küçük uyduları fırlatacak bir roketi endüstrinin desteği ile gerçekleştirebiliriz. Çünkü rampayı bir kez yapıyorsunuz, oradan sürekli roket fırlatıyorsunuz.


 

 
Powered by Tags for Joomla

               İnteraktif periyodik tablo         Giveaway of the Day          Doğa için çal!

 

 

Online birim çevirme - Bizim essiz birim çevirme aracimizi ücretsiz kullanin

 

Usta Bilgisayar&Elektronik                     Satirize and criticize politics/actual happenings!..

© 2014 - MeteFizik
   
| Pazartesi, 22. Aralık 2014 || Designed by: LernVid.com |